Lanet ve Azab Kelimeleri Hakkında Mülahazalar
1 KUR’AN’DA GEÇEN ‘LÂNET’ ve ‘AZAB’ KELİMELERİ HAKKINDA BAZI MÜLÂHAZALAR
Ramazan Demir 02.12.2020
Arapçadan Türkçeye geçen bazı kavramlar, Arapçadaki anlamlarını yitirerek ya da anlamlarında azalma veya değişme meydana gelerek dilimize geçmiştir.
Söyleniş biçimini koru sa da anlamlarında değişme meydana gelen böylesi kelimeler, her iki dilde de aynı sesle ifade edilse bile aynı anlamı ifade etmemektedirler.
Bu durum, o kelimenin Türkçede başka , Arapçada başka anlam larda olmasına neden olmaktadır.
Fakat böyle olmasına rağmen meâl yazarları veya Kur’an çalışmaları yapanlar; özellikle hem Türkçede hem de Kur’an’da olan bazı kelimeler i Arapça okuyup o kelimelere Türkçe anlam yüklemektedirler.
İşte; bu kelimelerden biri de ‘LÂNET’ kelimesidir.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘Lânet’ kelimesinin anlamı şu şekilde geçmektedir:
LÂNET: Tanrının merhametinden yoksun olma / kötü, berbat, çok kötü / bir ilenme sözü, ilenç.
Türkçede ‘bedduâ’ olarak kullanılan " Lânet olsun." sözü, " Berbat olsun, çok kötü olsun ." anlamında veya "Uzak olsun, belâsını başka şekilde bulsun, defolsun." anlamındadır.
Lânet kelimesi Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredât’ında şu şekilde tanımlanmıştır:
CEZALANDIRMAYI GEREKTİRECEK KADAR ŞİDDETLİ BİR ÖFKEYLE TARD ETME, KOVMA, UZAKLAŞTIRMA VE KOVMA: Bu sözcük Yüce Allah'tan geldiğinde ; âhirette cezalandırmayı, dünyada -kişinin yaptığı işinin- telâfîsinin, kabulünün ve tevfikinin kesilmesini ifade eder. İnsandan geldiğinde ise bedduâ etmeyi ifade eder. (el-Müfredât, ‘LAN’ maddesi)
Râgıb el -İsfahânî’nin bu tanımına biraz dikkat edilirse, LÂNET kelimesinin Allah için kullanılması durumunda farklı , insan için kullanımında farklı anlamlar yüklenmiş olduğu görülecektir.
Ona göre ; LÂNET kelimesinin insanlar tarafından kullanılması durumunda BEDDUÂ’yı ifade etmektedir.
Fakat Kur’an’daki şu âyetler Râgıb el -İsfahânî’nin getirdiği bu tanımlamanın çok da doğru olmadığını göstermektedir:
2 Âl-i İmrân 3/86 كَيْف ي هْدِي اللّٰه ق وْمًا كَف رهوا ب عْد ا۪يم انِهِمْ وا و ش هِدهُٓ اَن الر سهول ح ق و ج ُٓاء ههمه الْب يِّن اته و اللّٰه ل ي هْدِي الْق وْم الظَّالِم۪ي Keyfe yehdi(A)llâhu kavmen keferû ba’de îmânihim veşehidû enne -rrasûle hakkun vecâehumu - lbeyyinât(u)(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e) Süleymaniye Vakfı meâli - Her şeyi açıkça ortaya koyan belgeler (âyetler) geldikten ve Allah’ın resûlünün/kitabının hak olduğuna şâhit olarak inanıp güvendikten sonra bunları görmezlikten gelip kafir olan bir topluluğu, Allah nasıl yoluna kabul eder? Allah, bu yanlışın içinde olan topluluğu yoluna kabul etmez.
Âl-i İmrân 3/87 ئِك اُو۬ل ٰٓ ههمْ ج ز ُٓاؤه۬ اَن ع لَيْهِمْ لَعْن ة اللِّٰ ئِكَةِ و الْم ل ٰٓ و الن اس اَجْم ع۪ي ن Ulâ-ike cezâuhum enne ‘aleyhim la’neta(A)llâhi velmelâ-iketi ve-nnâsi ecme’în(e) Süleymaniye Vakfı meâli - Onların cezası, Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından (lânetlenmek) dışlanmaktır.
Özellikle Âl-i İmrân 87. âyete dikkat edilirse; LÂNET kelimesine aynı cümle içinde hem ‘Allah’ hem ‘melekler’ hem de ‘Nâs’ FÂİL (özne) olmuştur.
86. âyette; "îman ettikten, beyyinatlarla gelen resûlün hak olduğuna şâhit olduktan sonra kâfir olanlardan" bahsetmektedir. Allah'ın, Meleklerin ve Nâsın lâneti, üzerlerine olan kişiler de işte bunlardır.
Bu lânetin, âhirette karşılaşılacak bir lânet olmadığı gâyet açıktır.
Bedduâ niyetinde söylenmiş bir LÂNET olmadığı da açıktır.
Lânet kelimesinin temelinde "nefret edilen bir iş yapanı, yaptığı işten nefret ederek dışlamak, mahrûm etmek" anlamı yatmaktadır.
İman ettikten ve Beyyinatlarla gelen resûlün hak olduğuna Ş ÂHİT olduktan sonra, ‘kâfirlik etmek / görmezden gelmek / şâhitliğin hakkını vermemek / şâhit olunan şeyin aksine hareket etmek’, her durumda nefret edilecek, tiksinilecek bir iştir.
Böylesi bir şeyi yapanın ; îman edip resûlün beyyinatlarla geldiğine şâhitliklik edenler tarafından nefretle dışlanması ve îmandan kaynaklanan ilişkilerden, hak ve sorumluluklardan dışlanması zaten olması gerekendir.
Meâllerde; hemen sonrasında gelen âyetlerdeki kelimelere verilen anlamlar , ne yazık ki konunun anlaşılmasını önüne geçmektedir.
Âl-i İmrân 3/88 خ الِد۪ين ف۪يه ا ل يهخ ف فه ع نْههمه الْع ذ ابه و ل ههمْ يهنْظَرهون ن Ḣâlidîne fîhâ lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunzarûn(e) Süleymaniye Vakfı meâli - Sürekli dışlanmış olarak kalırlar. Ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
3 Bu âyete dikkat edilirse ; âyetin metninde الْع ذ ابه (el azab) şeklinde geçen kelime hiç çevrilmeden Türkçeye yine ‘AZAB’ olarak çevrilmiştir
‘AZAB’ kelimesi Türkçede şu anlamlarda kullanılmaktadır: AZAB: Büyük sıkıntı, eziyet, ezinç / İslam inanışına göre: dünyada günah işlemiş olanlara âhirette verilecek ceza. (Türk Dil Kurumu Sözlüğü)
Türkçeye bu anlamlarla geçmiş olan ‘AZAB’ kelimesinin Arapçadak i anlamları çok daha geniştir.
Asıl îtibâriyle ‘tatlı, tatlı olmak, hoş olmak ’ anlamında olan bu kelimenin anlam yelpazesi şu şekildedir:
AZAB: Terk etmek, vazgeçmek, alıkoymak, mahrûm bırakmak, engellemek, hoş olmak, işkence etmek, eziyet etmek.
Âl-i İmrân 3/88 خ الِد۪ين ف۪يه ا ل يهخ ف فه ع نْههمه الْع ذ ابه و ل ههمْ يهنْظَرهون ن Ḣâlidîne fîhâ lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunzarûn(e) Süleymaniye Vakfı meâli - Sürekli dışlanmış olarak kalırlar. Ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
Hemen belirtelim ki ; bu âyetin başında gelen خ الِد۪ين ف۪يه ا (halidine fiha) ifadesi bu âyetin ilk cümlesi değil, bir önceki âyetin Mekân zarfıdır.
Ses uyumu ve kafiye yakalamak için cümleler yine hiç olmay acak yerden bölünmüş, anlam katliamı yapılmıştır.
Âyetin meâline dikkat edilirse ; en başta gelen خ الِد۪ين ف۪يه ا (halidine fiha) ifadesine, "Sürekli dışlanmış olarak kalırlar." şeklinde bir mânâ verilmiştir.
Oysa, cümlede ne ‘DIŞLANMIŞ OLARAK’ ne de ‘KALIRLAR’ şeklinde bir ifade vardır.
Âyetin meâline dikkat edilirse ; devamında gelen cümleye "Ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır." şeklinde mânâ verildiği görülecektir. Bu meâli okuyan biri , kesinlikle, bu azabın âhirette olduğunu anlayacaktır.
Oysa hemen bir sonraki âyet, bu azabın âhirette değil, dünyada olduğunu göstermektedir.
Âl-i İmrân 3/89 اِل الَّذ۪ين ت ابهوا مِنْ ب عْدِ ذٰلِك و اَصْلَحهوا ف اِن اللّٰ غ فهور ر ح۪يم İllâ-lleżîne tâbû min ba’di żâlike veaslehû fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un) Olup bitenlerden sonra dönüş yapıp (tevbe edip) kendini düzeltenler başka. Allah (onları) bağışlar ve iyilikte bulunur.
Bu âyet, zâten bir istisna edatı olan اِل (İLLÂ) ile başmakta ve öncesinden sonrasının istisn â edildiğini bildirmektedir. 4
Hem ‘LÂNET’ hem de ‘AZAB’ kelimesine Türkçeye geçmiş hâlinin anlamını yüklemek ve hatta bunları hiç çevirmeden Arapçada geçtiği gibi ‘lânet’ ve ‘azab’ olarak Türkçeye aktarmak, âyetin söylediği şeyi, dünyadan âhirete taşımıştır.
‘AZAB’ kelimesi MAHRÛMİYETTİR / ENGELLEMEKTİR.
Âl-i İmrân 3/88 خ الِد۪ين ف۪يه ا ل يهخ ف فه ع نْههمه الْع ذ ابه و ل ههمْ يهنْظَرهون ن Ḣâlidîne fîhâ lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunzarûn(e) Süleymaniye Vakfı meâli - Sürekli dışlanmış olarak kalı rlar. Ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
Bu âyette geçen, ل يهخ ف فه ع نْههمه الْع ذ ابه (lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu) cümlesi yukarıdaki meâlde olduğu gibi değil; "ONLAR HAKKINDAKİ MAHRÛMİYET/ENGEL HAFİFLETİLMEYECEK / KALDIRILMAYACAK / GEVŞETİLMEYECEK." şeklinde olmalıdır.
VESSELAM.
Originaldokument (PDF) hier anzeigen
Senden Sie Ihre Frage, Korrektur oder Ihren Vorschlag zu diesem Inhalt. Sie geht direkt an unser Team und wird nicht auf der Seite veröffentlicht.