Tek Kaynak
📄 مقال

Kuran Arapça mı Arabiyyun mu

Ramazan Demir 13 dk 15.10.2020 kurantekkaynaktir.net

KUR’AN ARAP-ÇA MI? (Fussilet 44 Bağlamında) Ramazan Demir

(Fussilet 41/44) وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اعََْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَََ فُ صِلتََْ اٰيَاتهَََُُُ ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبيَِِّ ََُ قلَُْ هُوَ لِ ل ذ۪ينَ اٰمَنُوا هدًَُى وَشِفََََ ا ءُ وَال ذ۪ينَ لَََ يُؤْمِنُونَ ف۪يَ اٰذَانِهِمْ وَقْ ر وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىُ او ُلَٰ ئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪ي دٍ

Fussilet suresinin bu ayetine, şu yukarıda yazıldığı şekli temel alındıktan sonra hangi meal verilirse verilsin ve o meale tefsir sadedinde hangi açıklama getirilirse getirilsin anlamı kapalı ve “araplar” dışındaki in sanların vicdanlarında çelişkiler ortaya çıkarmaktan kendisini kurtaramayacaktır. Nitekim tarih boyunca biriktirilen müktesebatın bizzat kendisi, ayetin yukarıda yazıldığı şeklinin ortaya çıkardığı çelişkileri bertaraf etmek için ya ardı arkası kesilmeye n yorumların peşinden koşmuş ya kendi kafasından ayete rivayetlerden bağlam kotarmaya çabalamış ya da o çelişkilerin hepsini “arapça” güzellemeleri yaparak görmezden gelmiştir. Konuya giriş yapmadan önce yukarıdaki yazım şeklinin temel alınması durumunda ortaya çıkan kapalılığın ve çelişkinin ne/ler olduğunun görülmesi gerekmektedir. Bunun için yukarıdaki yazım şeklini “esas” kabul edip ayete mana veren birkaç meali örnek olsun diye görelim.

Ali Bulaç Meali Eğer biz onu A'cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: 'Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?' De ki: 'O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir.'

Bayraktar Bayraklı Meali Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar kesinlikle, “Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi. De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve gönüllerine şifadır. Kâfirlerin kulaklarında ağırlık vardır ve Kur'ân onlara kapalıdır; sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor.” ; onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Onun için Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara (duyamayacakları kadar) uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).”

Diyanet Vakfı Meali Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)

Edip Yüksel Meali Onu yabancı dilde bir Kuran kılsaydık, "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi?" diyeceklerdi. İster yabancı dil, ister Arapça olsun, de ki, "O, inananlar için (dilleri sözkonusu olmaksızın) bir rehber ve şifadır. İnanmıyanların ise kulaklarında ağırlık vardır. Onlara sanki uzak bir yerden sesleniliyor gibi onlara kapalıdır."*

Erhan Aktaş Meali Biz, onu yabancı bir dille “kur'an”¹ yapsaydık, mutlaka: “O'nun ayetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Yabancı dilde bir kur'ana Arap muhatap, hiç olur mu? De ki: “Kur'an, inananlar için bir yol gösterici ve bir şifadır.” Ve inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur'an, onlara kapalıdır. Onlara sanki uzak bir yerden seslenilmektedir.

Mehmet Okuyan Meali Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık “Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı dilden (kitap) olur mu?” derlerdi. [De ki: “O, inananlar için doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir (s)ağırlık vardır ve o (Kur’an) onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor!”

Mustafa İslamoğlu Meali Eğer Biz bu (vahyi) yabancı dille okunan bir hitap kılsaydık, kesinlikle “Neden onun âyetleri açık ve anlaşılır değil; ne yani, bir Arab’a dili yabancı bir (hitap) mı?” derlerdi. De ki: “Bu (vahiy), iman edenler için bir yol gösterici ve bir şifa kaynağıdır. İman etmeyenlere gelince: Onların kulaklarında manevi bir kurşun vardır; dahası o (vahyin ışığından dolayı) onlara bir tür körlük ârız olmuştur: şimdi onlar, çok uzak bir yerden seslenilen kişi (gibi)dirler.

Süleymaniye Vakfı Meali Kur’an’ı, yabancı bir dilde oluştursaydık derlerdi ki “Ayetleri açıklansa ya? Arap’a hiç yabancı dilde bir kitap olur mu?” De ki “O, inanıp güvenenler için doğru yolu gösteren ve şifa olan tedavi eden bir kitaptır. İnanmayanların sanki kulakları tıkalı, müminlere karşı gözleri sanki kördür. Kendilerine uzak bir yerden seslenilen kişiler gibidirler.

Bu meal yazarları ve bunların dışında kalan diğer meal yazarları ve tefsir müelliflerinin tamamı, bu ayetin anlattığı şeyin kurgusunun şu şekilde olduğu hu susunda tam bir ittifak içindedirler. Onlara göre Kur’an’ın ilk muhatapları Araplar olduğu için Kur’an’ın dili de Arapçadır. Eğer bu kitap ilk muhataplarını dikkate almaksızın Arapça olmayan bir dilde indirilseydi bu sefer ilk muhataplar itiraz ederek “Arap olana yabancı dilde bir kitap mı?” şeklinde itiraz ederlerdi. İşte onlara göre kitabın Arapça olmasının hikmeti budur. Kitapta kullanılan dili bu kadar basit gerekçeler üzerine temellendiren bu mealler, Arap olmayanların şu şekilde soruları olabileceğini ne düşebilmiş ne de akıllarına getirebilmişlerdir. Şimdi Arap olmayan biri kalkıp “Madem, kitabın dili muhatapların dili gözetilerek belirlenmektedir. Hatta kitabın dilini anlamamak haklı bir itiraz olarak görülmektedir, o halde neden Arapların dili dışında bir dili konuşanlar hiç dikkate alınmamaktadır?” Mesela M. İslamoğlu ayette geçen itiraz cümlesine (لوََْلَََ فُ صِلَتْ اٰياَتهَََُُُ ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَر )şu manayı vermiştir: “Neden onun âyetleri açık ve anlaşılır değil; ne yani, bir Arab’a dili y abancı bir (hitap) mı?” Şimdi Arap olmayan biri olarak aynı soruyu biz de soralım. “Neden onun âyetleri açık ve anlaşılır değil; ne yani, bir Arap olmayana dili yabancı bir (hitap) mı?” Nasıl ki Araplar kendileri Arap olduğu için kitabın (M.İ ye göre “hitap”) yabancı dilde olmasına itiraz etmektedirler ve onların bu itirazı haklı görülerek kitap onların dilinde düzenlenmiştir, o halde aynı itirazı Arap olmayanların da yapma hakkı vardır. Kur’an’ın hiçbir yerinde bu kitabın sadece Araplara gönderildiğine dair bir tek ayet yoktur. Bu kitabın muhatabının renk, dil, ırk, kabile veya herhangi başka bir şey üzerinden ayrım yapmadan tüm insanlık olduğuna dair yüzlerce ve hatta binlerce ayet vardır. O halde muhatabı insanların tamamı olan bir kitap nasıl olur da s adece ilk muhatapların dillerini baz alır ve hatta ilk muhatapların “biz arabız bize yabancı dilde bir kitap olmaz” demeleri haklı bir itiraz olarak görülür. Bunun yanında, kitabın indirilişini bir sürece bağlı kılan bu müellifler, kitabın insanlığa ulaşmasındaki kurguyu “önce araplar, sonra diğerleri yani yabancılar” olarak belirlemişlerdir. İyi ama bu kitap daha ilk günden sadece Arapları değil, insanlığın tamamını muhatap almıştır. Kur’an’ın hiçbir yerinde bu kitabın önce Arapları muhatap aldığı daha sonra insanlığı muhatap aldığına dair bir iz bile yoktur. İlk ayetlerinden itibaren tüm insanlığı muhatap alan bir kitap nasıl olurda insanları “yabancılar” ve “Araplar” şeklinde ikiye böler. Araplar dışındaki insanların yabancılığı Araplara göredir. Aynı ş ekilde “Türk” olana Türkler dışındakiler, İngiliz olana İngilizler dışındakiler yabancır. Eğer meallerin “yabancı dil” anlamını verdikleri “ea’cemiyyun” kelimesini itiraz edenler kullanmış olsaydı sorun olmayabilirdi. Ama meallere göre “eğer biz Kur’an’ı yabancı bir dilde indirseydik” şeklinde bir cümle vardır ve “ea’cemi” (yabancı dil) kelimesini kullanan (haşa) Allah’tır. Bu durumda insanları Araplar yani bizimkiler diğerlerini acemler yani bizden olmayan yabancılar şeklinde bölen Allah mı olmaktadır? Yabancı dil ifadesi herkesin kendi konuştuğu dile göre anlam kazanan bir kelimedir. Yeryüzündeki tüm insanlara göre herkesin konuştuğu ana dil onların kendi dilidir, bu dilin dışında kalanlar ise yabancı yani “ea’cemi” olan bir dillerdir. Bu çelişkiyi gör mezden gelen meallerin hemen hepsi ayetin devamında gelen ve sadece iki kelimeden ibaret olan terkibe ise şu manayı vermişlerdir.

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ ..… Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?' (A. Bulaç)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” (B. Bayraklı)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? (TDV meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… İster yabancı dil, ister Arapça olsun (E. Yüksel meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ ……Yabancı dilde bir kur'ana Arap muhatap, hiç olur mu? (E. Aktaş meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Arap’a yabancı dilden (kitap) olur mu?” (M. Okuyan meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… ne yani, bir Arab’a dili yabancı bir (hitap) mı?” (M. İ. Meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Arap’a hiç yabancı dilde bir kitap olur mu?” (S.V. meali)

Bu iki kelimeyi kâh oyana kâh bu yana çeviren meal yazarları, Arapça olması gereken şeyin kitab mı yoksa hitab mı? yabancı olanın kitap mı yoksa Araplar mı? orada bir soru hemzesi mi yoksa tesviye hemzesi mi? olduğuna bir türlü karar veremedikleri gibi büyük bir maharetle iki kelimelik ifadeyi esaslı bir cümleye çevirmesini de becermişlerdir. Hepsinin kafasına yatan anlama göre “Araba yabancı dilde bir kitap olmaz ama Türk’e, Kürd’e, İngiliz’e, Fransız’a vs yabancı dilde bir kitap olur öyle mi!?” Eğer bu mantıkla yürüyeceksek; sadece Araplara değil, yeryüzünde yaşayan hiç kimseye yabancı dilde bir kitap olmaması gerekmektedir. Öte yandan Yüce Allah insanların lisanlarının kendi ayeti olduğunu (31/22), o dilleri kendisinin insanlara öğrettiğini (55/4) söylerken nasıl olurda diller arasında “yabancı” olan ve “Arap” olan şeklinde birini sahiplenerek söz söyleyebilir? Kur’an’da geçen “kitap” kelimesine “ne sözlük ne ıstalahi” anlamları içinde olmayan “hitap” anlamı vermeyi adet haline getirmiş M. İslamoğlu’nu bir kenara bırakacak olursak, diğer meal yazarlarının tamamı ayetin en başında geçen جَعَلْنَاهُ cealnahu) ifadesinin sonundaki zamirin ( هُmercisinin (sahibinin), kendisinden önceki 41.ayette geçen لكتاب elbette bir yazıdır- kitaptır) kelimesine döndüğünü görebilmişlerdir. ( جَعَلْنَاهُCeale fiili “yapmak, eylemek, kılmak, bir şeyi bir şeyin içine sokmak, bir şeyi bir halin içine sokmak” gibi manalara gelmektedir. Yerine göre iki mef’al alabilen bu kelime hem soyut hem de somut manalar için kullanılmaktadır. Soyut manalar için kullanıldığında “ef’alu kulub” fiillerinden biri olan bu kelimenin, soyut mu yoksa somut mu manaya geldiği aldığı mef’ullerden anlaşılmaktadır. Ayete baktığımızda “müpteda -haber” olabilecek şekilde iki meful almış o lan bu kelime için, bu ayette kesinlikle “bir hale sokmak, bir durumun içine sokmak, kılmak, eylemek” anlamlarında “soyut” manaya geldiğini söylemenin önünde hiçbir engel yoktur. Bu kelimenin mef’ullerinden biri hemen sonundaki “hu” ( هُzamiri, diğeri ise “kur’an’en” (قُرْاٰنًا ) kelimesidir. Ea’cemiyyen” (اعََْجَمِيًّا kelimesi ise kendinden önceki “kur’an’en” kelimesinin sıfatıdır. Kendi içinde “mevsuf -sıfat”olarak bir sıfat terkibi oluşturan قُرْاٰنًا اعََْجَمِيًّا ifadesinin cümledeki “öge” değeri “hal” dir. Yani kendinden önceki “hu” zamirinin halidir. (قُرْاٰنًا Kur’an’en ifadesi “ka+ra+e kökünün mastarıdır. Sulasi kökünde “okumak, öğrenmek, okuyarak bildirmek” anlamlarına gelen bu kelimenin mastar anlamları “okuntu ve öğreti” dir. Aslına bakılırsa Türkçe de iki farklı anlam olarak gösterdiğimiz “okuntu ve öğreti” kelimelerinin her ikisi de kelimenin ayrı ayrı iki anlamı değildir. İkisi tek bir anlamdır. Her okumanın gayesi öğrenmektir. Gayesi öğrenmek, anlamak olmayan bir okumaya asla “okumak” denmez. Fakat günümüzde özelikle ve hatta sadece Kur’an anlamadan da okunabilen bir kitaba indirgendiği için “okumak ve öğrenmek” kelimeleri sanki kelimenin iki farklı manasıymış gibi anlaşılmaktadır. Bu kelimenin ifade ettiği “öğrenm ek” anlamı sadece okuma yoluyla yapılan bir öğrenme ile sınırlıdır. Yoksa öğrenmenin bin türlü yolu ve şekli vardır. İşte bunlara göre Türkçe konuşanlar anlasın diye kelimeye “okuma yoluyla öğrenilen ve öğretilen öğreti” anlamı daha açıklayıcı olacaktır. Hemen belirtelim ki Arap diline hâkim olan biri için kelime hakkında bu kadar uzun açıklamaya gerek yoktur. Çünkü bu dili bilenler “Kur’an” dendiğinde kastedilen şeyin bir yazı olduğunu kesinlikle anlarlar.

(اعََْجَ مِيًّا Kur’an kelimesinin sıfatı olan “ea’cemiyyun” kelimesinin sulasi fiil olarak sözlüklerdeki ilk anlamı “noktalamak, harekelemek, yazıya hareke vermek, harflere nokta koymak” şeklindedir. Mamafih bu kelimenin “yabancı” anlamı da vardır. Fakat kelimenin Arap dilindeki manası “arap olmayanla r” anlamında değil, Arapça bilmeyenler, Arapça konuşamayanlar ve yazamayanlar” anlamındadır. Çünkü bir kişi “Arap” olsa bile Arapçayı iyi konuşamaması durumunda ona da “ea’cemi” denmektedir. Konunun anlaşılmasına binaen “ea’cemi” kelimesinin tüm manalarını aşağıya alıyoruz.

Sözlük anlamlarından da anlaşılacağı gibi “konuşamayana, açık konuşamayana, hiç konuşamayana” da “ea’cemi” denmektedir. Buna göre ayette geçen “ea’cemiyyun” kelimesi “yabancı dil” anlamında değil, noktalı ve harekeli yazı anlamındadır. Unutulmamalıdır ki ayetteki hem “hu” zamiri 41.ayette geçen “kitap” kelimesine dönmektedir hem de “kur’an’en” kelimesi “kitap” kelimesinin halidir. Yani ayette bahse konu olan şey “kitap” yani yazıdır. Harflerin noktalanmasına ve hareke konulmasına “aceme” denmesinin sebebi de her arapça

bilenin okuyabildiği harekesiz yazıyı, Arap olmayanların da okumasını kastetmesinden dolayıdır. Bunun yanında Arapça bir yazıyı başka bir dile çevirmeye de “acceme” denmektedir. Bütün müfessir ve meal uleması bilirler ki Kur’an’ın aslında kullanılan yazı noktasız ve harekesiz bir yazıdır. İşte onun bu özelliği Kur’an’ın yazısının da benzersiz bir yazı olduğunu göstermektedir. Çünkü yeryüzünde onun dışında noktasız ve harekesiz olan ba şka bir yazı yoktur. Bilmeyenler nokta ve hareke kullanımının sadece Araplara has bir durum olduğunu zannetmektedirler. Oysa içinde ünlü seslerin bulunduğu her dil harekeli dil demektir. Her bir sese tek bir sembolün belirlendiği her yazı harfleri noktalanmış yazı demektir. Günümüz Arap alfabesinde bile harflerin tamamı ünsüzdür. Arapça da Türkçede olduğu gibi 8 ünlü harf yoktur. Olaya hareke yönünden bakıp Arapçayı Türkçe ile karşılaştırdığımızda Arapçadaki harf sayısı 28 değil daha fazla olmaktadır. Çünkü fetha e,a – ötre u,ü – esre ı,i seslerini vermektedir. Bunun yanında “şedde” bir harf daha yazmadan bir harf daha okumaya, cezm bir harfi ünsüz hale getirmeye, tenvinler ise yazılmadan “un” sesini vermektedir. İşte tüm bunları yazıda göstermek “ea’cemil iktir.” Yoksa bahsettiğimiz bu işaretlerin hepsi Arapça bilen biri için gereksiz şeylerdir ki zaten günümüzde Arapça konuşan ve yazan ülkelerin tamamında ve hatta tarihte yazılmış kitapların tamamında “harekeler” kullanılmamış ve kullanılmamaktadır. Kur’an’daki yazı, yeryüzündeki başka hiçbir yazıda bulunmayan özelliklere sahiptir. Bir cümlenin deşifresini hem de kelimelerini hangi şekle sokarsanız sokun, kelimelerin sonundan, kendisinden önceki ve kendisinden sonraki kelimelerden, kelimelerin aldığı deği şmez ekler üzerinden yapan ikinci bir dil yoktur. Kur’an’ın aslı olan noktasız ve harekesiz yazının muhteşemliği ansiklopediler yazılsa dahi anlatılamayacak kadar çoktur. O yazının güzelliğini başka çalışmalara bırakarak ayeti anlamaya devam edelim. Ele aldığımız Fussilet 44.ayeti anlamayı zorlaştıran en önemli etken ayette geçen ve biraz önce meallerin farklı manalar verdiği iki kelimedir. Hatırlansın diye o kelimeleri ve mealleri bir daha yazalım.

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَ عَرَبِيٌََُّ ..… Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?' (A. Bulaç)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi?” (B. Bayraklı)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? (TDV meali)

ءَ اَعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… İster yabancı dil, ister Arapça olsun (E. Yüksel meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ ……Yabancı dilde bir kur'ana Arap muhatap, hiç olur mu? (E. Aktaş meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Arap’a yabancı dilden (kitap) olur mu?” (M. Okuyan meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… ne yani, bir Arab’a dili yabancı bir (hitap) mı?” (M. İ. Meali)

ءَ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌََُّ …… Arap’a hiç yabancı dilde bir kitap olur mu?” (S.V. meali)

İki kelimelik bir ifadeyi anlamayı bu kadar zorlaştıran şey, en başta duran soru hemzesidir. Bu ifadenin başında “soru” hemzesi olması çok karışık bir durum ortaya çıkarmaktadır. Soru nedir ve kim kime ne sormaktadır bilinmemektedir. Basitçe “ea’cemi mi? Arap mı? şeklinde mana verilmesi gereken bu ifade bu haliyle hiçbir anlam ifade etmeyeceği için hem müfessirler hem de yukarıda olduğu gibi meal yazarları ayette olmayan kelimeleri bu ifadenin sağına soluna yerleştirmişlerdir. Yoksa ayette “dil, kitap, hiç, olu r mu” gibi ifadeler bulunmamaktadır. Peki meal ve müfessirleri ayete kelimeler eklemeye mecbur kılan böylesine anlamsız ifadelerin olması Kur’an’ın kendisinden mi kaynaklanmaktadır. İşte bunu anlamak için muhteşemliği tartışılmaz ilk el yazmalarına müracaat etmek gerekmektedir. Çalışma yaparken müracaat ettiğimiz el yazması nüshaların hiçbirinde ifadeyi soruya çeviren o soru hemzesi bulunmamaktadır. Biz örnek olsun diye aşağıya bir tanesini alıyoruz. Dileyen “corpuscoranium.de” adlı internet sitesinde karşılaştırma yapabilir.

Çok basit görünse de kıraat imamlarının o hemzenin ayetin orijinal metninde olmadığı halde sanki ayette varmış gibi yazmaları, aslında ipek gibi olan bir cümleyi içinden çıkılamaz bir kaosa çevirmiştir. O hemze olmadığı zaman; hem “ea’cemiyyun” hem de “ve arabiyyun” kelimeleri kendisinden önceki “ayat” kelimesinin sıfatı olacak ve hiçbir anlama problemi oluşturmayacaktır. Kıraat imamlarının hangi gerekçelerle o hemzeyi oraya koyduklarının belirtilmemesi ise apayrı bir problemdir. O hemzenin olmadan cümlen in anlaşılması gerektiğini söyleyen tarihteki ilk kişi biz değiliz. Daha en başlarda “Hasan el Basri” bu cümleyi o hemze olmadan okumuştur (bkz Zemahşeri/ Keşşaf). Yine Kurtubi tefsirinde “el Hasen, Ebu’l Aliye, Nasr b. Asım, el -Muğire, Hişam ve İbn Amr’ın” bu kelimeyi hemzesiz okuduğunu aktarmaktadır (bkz. Kurtubi / El Camiu Li Ahkamil Kuran). İşte tüm bunlara göre ayetin ilgili cümlesine şu mealin verilmesi gerekmektedir.

Fussilet 41/44 وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اعََْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَََ فُ صِلتََْ اٰيَاتهَََُُُ اَ َۭۘعََْجَمِيٌّ وَعَرَبيَِِّ ََُ Eğer biz onu (kitabı) noktalı ve harekeli bir öğreti haline çevirseydik, kesinlikle “noktalı ve hareli işaretleri ile noktasız ve harekesiz işaretleri ayrı ayrı belirtilip tanıtılmalı değil miydi?” derler... Ramazan Demir

عرض المستند الأصلي (PDF) هنا